TANBUR

FaceBook ta paylaş

Türk müziğinin en önemli telli ve mızraplı çalgısı olan tanbur için Sayın Cinuçen Tanrıkorur’un Aksiyon Dergisinde çıkan “Tanbur” makalesini aynen aşağıya alıyorum. Kendisini rahmet ve şükranla anıyorum.

Cinuçen Tanrıkorur
Bu yazıda, mûsikîmizin en zarif ve asîl mızraplı sazı Tanbur’la çalanlarından söz edeceğiz. Herşeyden önce sazın adı bazı sözlüklerin yazdığı gibi Tambur değildir; ağzımızdan böyle çıksa bile, aslı Sümerce ‘Pantur’dan bozulma ‘Tunbur’ olduğu için, N ile yazılma zarureti vardır. Esasen bu zarafette bir sazın —yeğeni Ud için de söz konusu olduğu gibi— Türklerin elinden çıkmış olması tabiîdir, zirâ Türkler dışında hiçbir müzik kültüründe böyle bir saz yoktur. İleride konu edeceğimiz Ud gibi özbeöz Türk KOPUZ ailesinin mensubu olan Tanbur; 30—35 cm çapında bir kürenin ortaya yakın kısmından kesilip küçük tarafı alınmış izlenimini veren bir kalıp üzerine dilim’lerle işlenen (kuyruk denen dip tarafında bazen hafifçe sivrileşen) tekne’si; bu tekneye dip takozu ile bağlanan 100—110 cm uzunluğunda D kesitli ince bir sapı (4—4.5 cm) ve tekne üzerine desteksiz olarak kapatılan 2.5—3 mm kalınlığında kapak’ı (göğsü); sapının uç kısmında üçü önden, dördü üstten saplanan, beşi çelik, ikisi pirinç (sarı) 7 telinin bağlandığı burgu’ları ve telleri taşıyan, kapağın dip kısmına yakın, gürgen veya kızıl ağacından trapezoid kesitli köprü şeklinde seyyar eşik’i olan bir sazdır.

Teknesi —ud gibi— ceviz, maun, pelesenk, kelebek, vengi, magase gibi ağaçlardan, 3—4 mm kalınlık ve 4—5 cm eninde (uçlara doğru sivrice) kesilip ıslatılıp ısıyla yuvarlatılarak, sade veya filetolu şekilde ütü ve tutkalla çevrilmek suretiyle yapılır. Göğsü ise —yine ud gibi— elyafı sık ve çok düzgün, budaksız akçamdan, boyuna simetrik iki parçalı olarak yapılır (klasik tanburun ortada deliği yoktur); altında destek veya direği olmadığı için de tellerin basıncıyla eşik bölgesinde çukurlaşır. Teknesi son derece hafif olan tanburun ağırlığı sapının uzun ve dolu olmasıyla dengelenir. Sapı üzerinde Türk mûsikîsinin gerektirdiği aralık düzenine göre bir oktavda 36 olmak üzere iki oktav genişliğinde katgut perde bağları vardır. Bir ucu tekne arkasındaki küçük çivilere bağlanan teller, saptan burgulara bir küçük kemik eşik üzerine basarak ulaşır. Melodi bu tellerin saniyede 220 titreşimdeki alt çiftinde çalınır, titreşimi artıran üst teller de gerektiğinde kullanılır. Tekne gomalakla cilâlanır, sap ve burgular genellikle siyaha boyanır; göğüs üzerine cilâ sürülmez. Tanbur sağ omuz ve sağ diz arasına sıkıştırılıp, göğsü yere dik, sapı yere mümkün mertebe paralel tutularak, kaplumbağa kabuğundan (bu yüzden bağa denen) 2—2.5 mm x 5—6 mm x 10—15 cm ölçüsünde, uçları asimetrik V tarzında kesilmiş ve uç yanakları 45 derece pahlanıp parlatılmış bir mızrapla çalınır.

Bu kadar açıklamadan sonra tanbur yapabileceklerini düşünen, elleri ağaç işlerine yatkın okuyucularımıza acele etmemelerini tavsiye ederim. Bu anlattıklarım, sanat eseri bir yağlıboya tablonun şu anda sadece tuali, boya ve fırçalarıdır. Gelelim sazımızın icrasıyla icracılarına: zarafeti ölçüsünde hırçın bir saz olan tanburun önce uzun tellerini tam olarak kaynaştırmak (yani mükemmel bir akort yapmak), sonra da akordu aynı temizlikte korumak problemdir (bu yüzden seyahatlerde basıncı kaldırmak için ağaç eşiği yatırmak, yani telleri boşaltmak, çalarken de arada bir rötuş yapmak gerekir). Bağa mızrabın çelik tellere vurulmasından kaynaklanan hışırtının da yokedilip sadece müzik sesinin duyulması sağlanmalıdır. Ayrıca her defasında perdelerin en uygun yerine basılmazsa çıkan ses cızlar. İşte bu sadece hırçın değil, belâ derecesinde güç olan sazımız, Büyük Osman Bey, Şeyh Abdülhalim Ef., İzak, Oskiyam ve Ali Efendi gibi ilk büyük isimlerden sonra, eldeki ses belgelerine göre tarihte ilk defa Tanburî Cemil Bey (1871—1916) ve iki öğrencisi (Kadı Fuad Efendi ile Refik Fersan) tarafından yenilebilmiştir. Nevrastenik bünyesiyle hırçın ve melankolik karakterinin de tesiriyle tanburu şâha kaldırmış olan Cemil Bey’den sonra ikinci büyük ekol, saza ‘nazlı nazlı şarkı söyletmeyi’ başarmış olan İzzettin Ökte üslûbudur. Üçüncü sırada bu ikisinin karışımı olan (halkımızın daha çok yaylı tanburuyla tanıdığı) Ercümend Batanay gelir (üstad Necdet Yaşar’ı büyük bir tanburî olmadığı için değil, Cemil Bey ekolünün devamı olduğu için ayrıca zikretmiyorum; Ferid Sıdal da İ. Ökte üslûbunun temsilcisidir). Her ney üfleyene nezaketen neyzen denmesi gibi, tanbur çalan ve çalmaya çalışanlara da tanburî deniyor. Ama bu üslûplar dışında çalınan tanbur, dinlenmesi biraz zor bir saz durumunda kalır.

Perdeli olmasından kaynaklanan net ve kesin seslerinin yanısıra uzun saplı oluşundan gelen geniş titreşimli (enîn’li) nağmeleri üstünlüğünün sırrını meydana getiren tanbur, udun güzel icrası için ölçü olduğu gibi, ud da tanburun kötü icrası için benzetme aracı olmuştur (rahmetli bestekâr S. Pınar’ın uda benzeyen tanburu ile rahmetli Lâika Karabey hocanın tanburu gibi). Mamafih, devletin terkettiği Türk mûsikîsi ortamında nasıl yetiştiklerine inanılamayacak derecede yüksek performans gösteren ve müziğimizin yarınki uluslararası iftiharları olan gençlerimiz de (hem erkek, hem kız), tanbur sazının, güçlük ve hırçınlığı ile herkesi yıldıramayacağının mutlu bir göstergesidir (Dr. M. Tokaç, meselâ, tanburun imkânlarını zorlayan şaşırtıcı tekniğiyle saza duyulan ilgiyi artıran bir gencimizdir). Esasen fevkalâde nazik ve hassas olan tanbur Türk mûsikîsini tek başına temsîl etmeye en fazla kabiliyetli solo sazımızdır; kalabalık gruplarda dekoratif amaçla harcanması müziğimizin tek porteli yapısından kaynaklandığı kadar, çalgılama konusundaki bilgisizliğimizin de sonucudur.
07.08.1999

Cinuçen Tanrıkorur”